Hangi Muhafazakârlık
Toplumumuzda hızlı bir şekilde Muhafazakârlık fikrinin yayıldığına yönelik anketler, bildirimler, tezler ortaya atılıyor. Genel anlamıyla baktığınız zaman Muhafazakârlık halihazırda ki en büyük yaşam tarzlarından birini oluşturuyor ülkemizde. Türkiye'deki muhafazakârlık anlayışımla ilgili düşüncelerimi nasıl olması gerektiği konusundaki fikirlerimi daha önce açmış olduğum "Muhafazakâr Olmayıda Öğrenmek" adlı yazımda belirtmiştim. Burada da Hangi Muhafazakarlık sorusuyla günümüz Muhafazakarlığının geldiği noktalara değinmek istedim.
İlk konumda muhafazakarlığın tutuculukla eşdeğer olamayacağını, muhafazakarlığın aslında kültürel yozlaşmaya, değerlerin kaybedilmesine karşı savunuculuk görevi göreceğini ama tutuculuğun ise tüm yeniliksel gelişmelere kapalı bir tavır sergilediğini ve gelişmelere tekdüze bakarak gelişmenin önünde engel olabileceği hususlarına değinmiştim.
Türkiye'nin özellikle 1980 askeri darbesinin sonrasında büyük bir hızla ilerlediği Amerikancılık sevdasında Özal dönemi ile birlikte muhafazakârlık anlayışında farklı bir yola doğru saptığını gözlemleyebiliriz. Türk halkı büyük bir çoğunluğuyla elbette ki muhafazakardı ama değişen bir şeylerde vardı. Muhafazakarlık artık Liberalleşmenin faziletleri karşısında savunuculuk görevini iyi ifşa edemiyordu.
1980 sonrası Türkiye'de küresel sermayenin egemen olduğu ve Türkiye'nin en büyük dilimini oluşturan kesime karşı inanılmaz bir kültürel, toplumsal, ekonomik, inançsal, fikirsel erozyonlar yapıldı. Lüks tüketimcilik ve iyi bir tüketici modeli kalıbına sokuldu. Ve bu psikolojik hareket günümüze kadar süregelen ve batının hiçbir sekteye uğramadan devam ettirdiği bir çalışmanın ürünü olarak ta halen devam ediyor.
Türkiye'de özellikle alt kesim olarak nitelendirdiğimiz varoşlarda yaşayan bu halka karşı inanılmaz seçenekler ve hayal sınırlarını zorlayacak türden geçmişin ve korumanın üzerine set çekecek yaklaşımlarla geldiler. Onları Sosyal devlet kuramından, adaletten, eşitlikten, özgürlükten, var olmaktan, sorgulamaktan, hesap sormaktan alıkoyabilecek her türlü etkinliği onların üzerinde denediler. Hangi birine sorsanız geleceği için çalıştığı cevabını alırsınız. Fakat geleceklerini yok etmek için yapılan tüm yasal düzenlemelere ses çıkartamayacak düzeyde bir yaşam sergilerler. Bayrak ve namus kavramı için cinayeti gözlerini kırpmadan gerçekleştirirler fakat ülkeleri üzerinde batılıların oynadıkları oyunlara karşı liberal bir politika izlerler.
Türkiye'nin sosyo ekonomik açıdan en alt gelir grubunun içinde yer almalarına rağmen gelmiş geçmiş hükümetlerin kendilerini dışlayan, gelir adaletsizliğini tetikleyen, dünyada gelir adaletinin dağıtımı konusunda zirvelere çıkartan yetkililerine karşı sadece susmayı tercih edip hak arayışına girişmeden "statükocu" bir yaşam tarzını benimserler.
Batı Türkiye'nin en büyük kitlesi ile birlikte bizi topyekun ele almaya çalışmaktadır. Lüks tüketim çılgınlığı kavramı bu kesime benimsettirilmiş ve üretim denen kavramı yok etmek için ellerindeki tüm imkânlarıyla hazırcılık nimetini sunmaya çalışmaktadırlar. Türkiye'nin en sessiz çoğunluğunun bu tepkisizleştirme operasyonlarında ahlak mı yoksa servet mi tartışmalarında ahlak kavramını ezip geçerek servete doğru yönelmesinde siyasi iradenin de katkısının yadsınamaz olduğu bir gerçek.
Halk yaşam haklarına, özgürlüklerine, geleceğine yönelik yapılan bu kadar yozlaşma saldırısına bir tepki veremiyor ve var olan ile yetinip elini eteğini haksızlıklara karşı çekiyorsa burada bir sorun vardır ve bu incelenmesi gereklidir. Bu toplum kendini köleliliğe mahkûm edecek bir toplum değildir. Aslında inançları gereği de sorgulaması gereken bir toplumdur. Bu toplumsal yozlaşmaya karşı gerçek manasıyla en güçlü savunma durumundaki bir kitlenin Türkiye'nin yozlaşma konusundaki en tehlikeli kesim durumuna gelmesinde Demokrasi'nin ve aydınlanmanın yanlış algılandığı ve bu düzen karşısında sesini çıkarmadan kafasını toprağa gömenlerin elbette ki "Demokratik Toplum" oluşumunda pekte bir fayda sağlayamacağı gözler önüne seriliyor.
Bizler eğer yozlaşmanın, kültürsüzleştirilmenin karşısında en önemli kale olarak gördüğümüz muhafazakârlığa sahip çıkmadığımız sürece toplumsal yaralara karşı hiçbir mücadele örneğini sergileyemeceğimizi ve sınıfsız bir toplum olarak müstemleke yaşamaktan başka bir çaremizin olamayacağını vurgulamak istiyorum.
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır