13/11/2009 · Kategori: I_ Politika ve Siyaset

Düşman Bütün Tersanelere Girmişse...!

Taraf Gazetesinin yazarı Sevan Nişanyan, Atatürk'ün gençliğe hitabesini değiştirmiş kendince bir şeyler yazmış. Hele bir yer var ki ne denilebilir üstüne merak ettim. Değişim mi ne değişim hemde. Yazıyı evirmiş çevirmiş milli müdafaadan, küresel teslimiyete getirmiş bunun adını da Demokrasi koymuş.  

 

“Düşman bütün tersanelerine girmişse, vazifeye atılmadan önce düşüneceksin. Önce, düşman mı diye soracaksın. (Çünkü bugün düşman olan yarın dost olabilir.) Sonra onu kendine düşman etmek için ne hata yaptığını düşüneceksin. (Çünkü düşmanlık, herkes için ağır bir yüktür.) Gönlünü kazanmayı deneyeceksin. Tersaneyi beraber işletmeyi teklif edeceksin. (Öylesi her ikiniz için daha kazançlı olabilir.) Sonuç alamasan, bir tersane uğruna düşman olmaya değer mi diye bir kere daha kendine soracaksın. Bunları yapabilirsen, inan, dünyanın tüm tersaneleri senin olur. Tüm ordular sana boyun eğer. Tüm kalelerini terkedecek gücü ve güveni kendinde bulursun.”

 

Yazıdaki en güzel uydurma kısmıda burası olmuş. Ülkemizdeki Amerikan köp...leri iş başında. Şimdi otursa Amerika'nın şu meşhur dış ilişkiler konseyi varya o bile böyle bir metin yazamaz. İşte memlekette Atatürk'ü "Ben sporcunun zeki, çevik..." sözleri ile ya da “İstikbal göklerdedir” sözleri ile tanıtırsan onun anti-emperyalist tavrından, batı karşıtı politikalarından bu memleketin çocuklarını esirgersen olacağıda budur.

 

Hanımefendi ne diyor mperyalizme kucak açmalıymışız. Neden bize düşman olsunlarmış ki. Ülkemin kaynaklarını onların denetimine açacakmışım. Birde yazdığına bak tersane uğruna düşman olmaya değermiymiş ver-gitsin. Nasıl olsa Ermeni kökenli ya kendini azınlık saplantılarına vurmuş.

 

Gerçi kadının dediğini mevcut hükümetler harfi harfine yerine getiriyor. Tüm tersaneler yabancıların elinde. Tüm kurumlar yabancı kontrolünde. Peki, ne geçti elimize. Koca bir hiç. Halk refah içerisinde mi? Geleceğine güvenle mi bakıyor? Bu halk tüm tersanelerini düşman sandıklarımıza açınca daha mı bir mutlu oldu? Bu halk aynı halk. Aynı sefaleti yaşıyor. Aynı sıkıntıları paylaşıyor. Ama elinde geleceğinin teminatı olan hiçbir kurumu kalmamış. Hepsi birer birer devredilmiş. Peki biz ne yapmalıymışız? Düşman sandıklarımızı acilen dost edinmeliymişiz. Elde avuçta da ne varsa önlerine sermeliymişiz. Tamamen sömürge psikolojisidir bu tip ifadeler.

 

Şu Amerikan köp…rine bir kitap tavsiye etmek isterim. John Perkins "Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları" kitabını kusun. Orada düşman ile neden ortak olmamamız gerektiğini bizim gibi geri kalmış ülkelere göstere göstere anlatıyor.

 

Ama bu düşük zekalı, dış kaynaklı, teslimiyetçi zihniyettekilerin okuduğu kitaplar genellikle Graham Füller, Brezinski, Soros vs. vs. küresel sermaye yönlendiricilerinin kitapları olduğu için böyle içi boş metinler yazmayı kendilerine bir demokrasi görevi olarak görüyorlar.

 

Ayrıca bugünlerde bolca telaffuz ettiğimiz başka bir mevzu daha var. Sözde Kürdistan bölgesi ziyaretleri ile kiminle neyin pazarlığını yaptığını bilmediğimiz hükümetimiz Irak’ın kuzeyiyle daha samimi pozlar içerisine girmiş durumda. Batı yeni misyonlar yüklemiş bu müstemleke zihniyetlere. Batının politikaları bugünde aynı. Onlar için dün değişmedi. 100 yıl önce neye karar verdilerse o istikamette yürümeye devam edecekler. Unutkan tarafı oynayacak olan biziz.

 

 

"Kürt Bölgesi (madde 62-64): İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat'ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti'ne bağımsızlık için başvurabilecek;"

 

Daha ne söylenebilirki! Bir millet türlü oyunlarla uyutuluyor ve ölüm fermanı SEVR anlaşmasının tüm maddelerini teker teker kabul ediyor. Kendi ipini kendi boynuna doluyor. Bir gün gelecek bir bakmışsınız ki SEVR'de ne var ne yok hepsini kabullenmişsiniz ve artık yok olmaya hazırsınız.

 

Birde işin en komik tarafı bu Kürdistan lafını ağzında en fazla geveleyen ülkede biziz. Biz yıllardır terör olaylarında dünya arenasında yalnız bırakıldığımızı hayıkırıp duruyoruz. Komşu ülkelerimize notalar gönderip, yeri geldiğinde tehditler savuruyoruz. Dünyayı PKK konusunda sürekli uyarıyor ve terör örgütü listesine almak için çırpınıp duruyoruz.

 

Ama koca ama var bu Kürdistan devletinin bağımsızlığını ilk tanıyacak ülkede biz olacağız galiba. Herkesten daha hevesliyiz. Dünya şaşıyordur bu halimize. Batı istediğini yapmak için birşeyler çabalamasına gerek kalmıyor biz zaten onlardan daha önce ne yapılacaksa harfiyen yapıyoruz.

 

Türkiye kozunu yanlış kullanıyor. Türkiye yanlış kişilerin elinde yanlış dış politikalara maruz kalıyor. Türkiye tarafını iyi belirlemeli. Amerika zaten Avrasya'nın şekillendirilmesi projesinde Türk ve Arap sunnilere(Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün, Lübnan siyasetine) güveniyor. Bunları maşa olarak kullanıyor. Şuan bölgede anti-emperyalist çizgide olanlar Şiiler(İran, Suriye, Lübnan, Pakistan). Demek oluyor ki bizim ittifak içine girmemiz, birlik olmamız gereken ülkeler ikinci saydıklarımız.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

23/10/2009 · Kategori: I_ Politika ve Siyaset

Türk ve Kürt Milliyetçiliği

Geçtiğimiz günlerde bir haber gazetelere düştü. Sakarya'da bir adam otobüste konuşma yaparken Kürtçe konuştuğu için tartaklanarak linç edilmek istenmiş. Türkiye'nin bölge bölge ne tür hassasiyetler içerisine girdiğini bu haberle gözlemlemiş olduk.  

Aslında bu haberdeki konu önyargı ve samimiyet meselesi. İnsanlar samimiyetlerine göre nasıl sınıflandırılır o da ayrı bir sorun ama neyse. Mesela ekranlarda bir kanal var. O kanalda hani şu ülkemizde yaşayan Japon bir kızın yine farklı sebeplerle ülkemizde yaşamaya karar vermiş yabancılarla gerçekleştirdiği röportajlardan oluşan bir programı var. Seyrederken hoşuna gidiyor insanın. Kendilerini Türkçe konuşmaya çabalarken görünce insanın hoşuna gidiyor.  

Ama diğer taraftan düşünün bir yabancı arkadaşıyla buluşunca neden Türkçeyi tercih etsin kendi anadili dururken. Mesela şunu diyebilirsiniz üç kişi var ama ikisinin bildiği dili üçüncü bilmiyor ve o iki kişi kendi dillerinde konuşuyor. İşte saygısızlık bu değil midir? Otobüste adam kendi dilinden konuşan biriyle bir sohbete dalmış konuşuyor. Çok mu gürültü çıkarıyor. "Kardeşim sesini kısar mısın" dersin. Ama adama konuştuğu dil üzerinden saldırmak biraz fazla gibi.  

Mesela milliyetçiyim diye geçinen ama Türkçe'yi katleden onlarca genç yok mudur çevremizde. Onlar yapınca bak Türkçemizi katlediyorlar dersin ya da es geçersin. Ama birisi ikinci bir frekansa yani dile geçince "vay bölücüsün, teröristsin". Gerçekten Türkiye'de bazı şeyler rayından çıkmış durumda.  

Zaten her şey etki-tepki meselesi ile doğar ve kazanan genelliklede tepki olur. Dünyada gelişen tüm olayları şöyle gözden geçirin(Amerika'daki Zenci hareketleri, Irak'ın kuzeyindeki Saddam katliamları, Sovyet coğrafyasındaki diğer halklar üzerindeki baskı ve bağımsızlıklar) hemen hemen hepsinde mazlum rolüne bürünenler ya da mazlum olanlar er ya da geç istediklerini fazlasıyla almışlardır.  

Amerika'da otobüste beyazlara yer veren zencilerin bir devlet başkanı çıkarması, Irak'ın kuzeyindeki Kürt katliamlarından sonra bölgede sözde Kürdistan kurulması yada Sovyetlerdeki Komünist baskının karşılığında demokrasi hayalleri ile onlarca bağımsız devlet türemesi...  

İşte bu Kürt meselesinde gelinen noktaları da iyi irdelemek gerekli. Siz 1940'lardan sonra inanılmaz bir doğu politikası izliyorsunuz. Adeta doğuyu haritadan siliyorsunuz. Bugüne kadar doğu için hiçbir milli politika üretememişsiniz. Buna karşılık olarak tepki ise sindire sindire birilerince size karşı geliyor. Bir bakmışsınız TV'ler, özel kurslar, açılımlar ve arkası kesilmeyecek farklı istekler. Tavizi artık istemeye gerek duymadan gelişen süreç size verdirtir duruma getirir.  

Şimdi ağır ağır sindire sindire gelen tepkinin artık koşar adım geldiğini içtenlikle söyleyebilirim. Hem de son 100 yıl içerisinde batı destekli gelişen onlarca doğu isyanına karşı. Batı emperyalizmi doğu insanını hedef tahtası haline getirmiş biz ezmişiz. Yani piyon olarak kullanılmış bir halk var. Hem de bizim hudutlarımız içersinde. Eğer milli bir devlet olmuş olsanız dünyayı neden iç politikanıza karıştırırsınız ki değil mi?  

Biraz da komplo teorilerinden bahsetmek gerekir. Batı son 30 yıldır Kürtçü politikalar ile sizi doğuda sindiriyor. Siz ise Şah ile uğraşmak yerine nasıl piyonu yerim peşindesiniz. Oldu da batı bu satrancı kazandı. Peki duracak mı? Yarın bir Çerkez isyanı ile ya da olmadı bir Laz isyanı ile iç içe olmayacağımızı nasıl iddia edebilirsiniz? İşte Kurtuluş savaşında örgütlenen milli çetelerden bazıları o zaman susturulmasaydı bugün belki de her etnik kökenden bir ufak çapta isyan ile karşı karşıya kalabilirdik.  

Yani bazen her görüşten farklı insanlar olarak oturup bu mevzular üzerinde kafa yormalıyız. İşte yavaş yavaş toprağın altına gömülü olan cesede yani meselenin aslı olan belaya geliyoruz. Türkiye sanki bir yol ayrımında. Sorunun halkların istekleri ya da elde etmeye çalıştıklarından ziyade kendisinin harcı olmadan balıklama dalarak onlara özgürlük, demokrasi, bağımsızlık, devrim vs. vs. şeyler aşılamaya çalışanların(batı dünyası, emperyalizm) savaşı olduğunu idrak etmeye çalışmalıyız.  

İşte balık hafızalı halkımın önüne serilmiş bir SEVR anlaşması var. Anlaşmanın içerisinde en belirgin isteklerin başında gelen ne var? Kürdistan.    Bu kurulana kadar batı dünyası bunu elde edene kadar mücadele verecektir. Peki, Karadeniz'de bir devletten hiç mi bahsetmiyor. Demek ki birinci öncelik elde edilince sıra ona gelecek. Peki, İstanbul'da Ortodokslar için bir Vatikan devleti inşası o anlaşma içerisinde yok mu? Demek ki bir gün sıra onada gelecek. Biz hayali bir senaryonun içindeki karakter oyuncuları değiliz. Biz gerçeğin yazılmış bir anlaşmanın faaliyete geçirilmesi için seçilmiş bir bölgede yaşayan bir milletiz.   Peki, biz neyi tartışıyoruz? Kasetin en başında(SEVR anlaşmasındaki) Kürt meselesinin içerisindeki mikroskopla bile gözlemlenemeyecek bir meseleyi(haberdeki mevzuyu) oturup enine boyuna tartışıyoruz. İşte bizi basitleştiren şeyde burada başlıyor.

Bu ülkenin bölünmez bütünlüğünü koruyabilmenin yolu emperyalizmin iç meselelerimize el atmasının önünü kesmek mi yoksa otobüsteki adamın konuşmasını yarıda kesmek mi?   Türkiye'nin bu ayrımları iyi yapabilecek Kemalist'lere, Türkçülerine, milliyetçilerine, solcularına, liberallerine, muhafazakarlarına ihtiyacı var. Yoksa zihni, fikri ancak bu haberdekine yetecek kadar yorum getirebilecek kadar olan insanlarla şu dolmuştaki absürt meseleyi sabahlara kadar tartışın ortaya hiçbir "milli fikir", "milli uzlaşı" çıkmayacaktır.  

 Türkiye o kadar kimyası farklı bir ülkedir ki.  Yani herşeyde karanlık değil. Türkiye'de sadece Türk yoktur. Türkiye'de sadece Kürt'te yoktur. Gidin bakın evliliklere yapılan her evliliğin yarısı bir etnik köken ile diğer etnik köken evliliğidir. Nüfus oranına bakın Türk-Kürt karışımı aile sayısı belki de en geniş en kalabalık aile nüfus oranıdır. Biz bin yıldır bir aradayız. Bu da dünyada nadirdir. Çünkü dünyada ender ulus devletlerden birisiyiz de ondan.

Gazi Paşa ne diyor? ""Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir; fakat hepsinden (oluşan) unsur İslamiye'dir".

Her ülkede hassasiyet kavramını aşırılığa tercih edecek düşünceler olması doğaldır. Ben Kürt sevmem demekle ülkenin bölünmez bütünlüğüne gölge düşürecek fikirlere sahip olan Kürtçüleri sevmem demek arasında ki fark çok mu küçüktür?   Ya da bakın güzel bir örnek vermeye çalışalım Montrö'nün, Sevr'in, Gümrük Birliğinin, KİT'leri peşkeş çekilişinin yani tüm bu kara tabloların altına imza atanların Türk olduğunu düşündüğünüz zamanki olaya bakış hassasiyetinizle telefonda Kürtçe konuşuna verdiğiniz hassasiyeti karşılaştırdığınızda objektifliğinizi bakıp kendinize bir özeleştiri getirebiliyor musunuz?   Mesela ben getiriyorum.

Diyorum ki ülkemde son 10 yıl içerisinde hortumlanan bankaların ülkeme kaybettirdikleriyle -ki (hepsi Türk çocuğu) sanırım şu zatın telefondaki kaybettirdikleri arasında bir hassas çizgi çekemiyorsam ve bu olaya verdiğim tepkinin zerresini o olaylara gösteremiyorsam vatanseverlik olgumda derin bir ikiyüzlülük olduğuna inanır ve milliyetçiliğimi sorgulamam gerekli olduğunu düşünürüm.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

15/9/2009 · Kategori: I_ Politika ve Siyaset

Komprador Krizi

Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK), işsizlik oranının 2010 yılında yüzde 16'lara yükselmesini beklediğini açıkladı. Belki bunlar öngörülen rakamlar ama üç aşağı beş yukarı oluşacak rakamlar da bunlar zaten. İşverenler açısında bugünlerde iş alımlarında bir hareketlilik yaşansa da bunun işten çıkarılan emekçilerin yerine alınan daha düşük ücretli yeni emekçiler üzerinden kazanılan rant olarak görmek lazım geldiğini düşünüyorum.

Birde benim anlamadığım bu ülkede krizin çıkmasını bekleyenlerin başında neden bu komprador ahalisi geliyor. Kriz çıktı işçi çıkar, maaşları geriye çek ya da dondur, ücretsiz izine gönder, fabrikaları kapatıp devletten aldığı parayla komşu ülkelerde yatırım yap. vs. vs. bu ülkenin ve emekçinin üzerinden oynanan kirli oyunlar ve hırsızlıklar.

Hükümet kriz zamanı en çok bu zihniyetteki işadamlarından çekti. Bunlar doğuda feodal yapıyla zenginlik yaşayan ağalardan daha tehlikeliler. Doğuda üç-beş tane köyü olan ağanın serveti kadar batıdaki iş adamının teknesi, katı ya da yatı var.

Bunlar adına kriz devede kulak. Bu kriz ortamına küçülmeye gidenlerin büyük bir çoğunluğu emekçi sınıfı üzerinden kısıtlamalara giderek kendini savunmaya aldı. Ama gelirlerinde nedense hiçbir değişmenin olmadığı da aşikar.

Farzı misal 100 kişi ile çalışan bir üretim tesisi 20 işçisi ile yollarını ayırdı ama aynı üretim kapasitesi ile çalıştı.   Bu kriz ayağına vergilerde indirim, elektrik veya suda indirim. Borçların ertelenmesi olmadı düşük faizli indirim.

Bu komprador dünyasının diğer özelliği de kendi emekleri ile kurdukları milli sermayeyi çok düşük fiyatlarla yabancı sermayenin eline teslim etmeleri.   Fikir babalarıda elbetteki hükümet. Memlekette yerli özel hiçbir yatırım kalmayacak yakında.

Devlet için en büyük terör bu işadamlarıdır. Ülkeyi ağızlarından çıkan sözlerle yöneteceklerini zannediyorlar. İstedikleri sosyal reformu hayata geçirip işçilerin belini büküyorlar.   Sermaye millileştirilmedikçe sömürü devam edecek.

Çok uluslu şirketler geliyor ve ucuz iş pazarı olarak ülkenin emeğini, gençliğini, enerjisini kendi menfaatleri doğrultusunda sömürüyor. Buna yerli burjuva sesini çıkartamıyor. Çünkü kendisine de ortaklıkta bir sus payı veriliyor.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::