13/11/2009 · Kategori: Dis Politika_ Strateji_ Kuresel Gu_

Türk - Azeri İlişkileri

Azerbaycan Türkiye’ye nota koyuyor. Olmadı sonra Türkiye bir nota gönderiyor. Birisi stada bayrakları almayıp hepsini çöpe sallıyor. Diğeri şehitlikteki bayrakları indiriyor.

 

Bir zamanların kardeş, gardaş demekten kendilerini alamayan iki dostu bu aralara kriz üstüne kriz yaşıyorlar. Her iki ülkede bir doğu bir batı rotalı politika izliyor. İşine geldiğinde batıcı tavır takınan İlham Aliyev işine geldiğinde stratejik ortağımız Rusya'dır diyor. Aynı şekilde ABD’nin emrinde görünen Erdoğan, gerçek rota doğudan da vazgeçemiyor.

 

Durumu değerlendirirken kim kimin güdümünde onu incelemek lazım aslında. Mesela Türkiye batının güdümünde bir politika izliyor. Azerbaycan ise Sovyet. Bunun dışında bir çok Türki Cumhuriyet ise yine batı ile Rusların arasında gidip gelen bir siyaset izliyorlar. Bunların sonucu olarak ta birbirinden kopuk kültür, iletişim, siyaset, ekonomi çalışmaları ile halklar birbirinden uzaklaşıyor.

 

Ülkemde ki şoven milliyetçiliğe kızıyorum. Kemal Paşa'nın dış politikası bölgesel ittifaklara dayanır. Siz güçlü ülke olmalısınız. Çevrenizde o kadar sorunlu ülke var ki. Biz bunları Emperyalist güçlere karşı korumalı ve onları mazlum milletler olarak değerlendirerek yardımcı olmalıyız. Mesela Ermenistan emperyalizm kölesidir.

 

Benim dış politikam ile hükümetin dış politikası arasındaki en büyük fark onlar emperyalist batı ile ittifak içerisindedir ben ise doğu halkları yani mazlum milletler ittifakı içerisinde dış politikalar izleme taraftarıyım. Bugün Azerilerde bu mazlum milletler sınıfına girer Ermenilerde. Hatta Suriye, Irak, Pakistan vs. vs.

 

Gidin Gazi Paşanın Kurtuluş savaşı yıllarındaki Anti-emperyalist tavırlarını öğrenin. O hiç bir ırk, millet ayrımı gözetmeksizin her ülkenin kendi emperyalizm savaşını desteklemiştir. Bizde Ermenistan'ın diasporaya olan(eğer gerçekçi ise) savaşına destek verip doğu halklarının batıya karşı birleşmesinde ön ayak olmalıyız. Ama yönlendiren biz olmalıyız. Taviz vermemeliyiz. Ermeni meselesinin gidişatını Erivan-Ankara merkezli tutmalıyız.

 

"Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin gerçek çıkarlarından ziyade dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre halledilmek istenen mesele, Kars Antlaşması'yla en doğru çözüm şeklini buldu. Asırlardan beri dostane yaşayan iki çalışkan halkın dostluk bağları memnuniyetle tekrar kuruldu."

 

Mustafa Kemal Atatürk

1 Mart 1922 - TBMM Üçüncü Toplanma Yılı Açış Konuşması

 

Bu söze ne denilebilir. İşte siyaset adamlığı budur. Konuyu bu kadar sığ milliyetçilikle düşünmeden getirmesi gereken noktaya taşımış ve sorunun iki milletin arasında ki sorun olarak görünmesinden ve öyle algılanmasından ziyade arkasında emperyalist güçlerin varlığının olduğunun tescillenmesi adına başka ne söz söylenebilirdi ki?

 

Asırlardan beri dostane yaşayan halklar diye başlayan ve dostluk bağları yeniden kuruldu diye bitirilen son cümlede ise o günün şartlarını iyi düşünün. 1915 olaylarının üzerinden sadece 7 yıl geçmiş ve Gazi paşa diyorki: "dostluk bağları memnuniyetle yeniden kuruldu. "

 

 

Yazım yanlış tarafa çekilmesin. Atatürk, Ermenilerin has yüzüne hasret olduğundan değil Emperyalizme karşı mazlumlar ittifakını tüm yakın coğrafyaya yayabilme ve Osmanlı tebaası altında yaşamış ve merkezin basiretsiz yönetimleri karşısında emperyalizminde kışkırtmasıyla düşman olmuş halkların tekrar bir arada ittifaklar içerisine girmesinden doğacak memnuniyeti dile getirmiştir.

 

 

Birde bu Azerbaycan-Türkiye arasındaki derin köprülerden bahsediliyor ben hep buna takılıyorum. Bu köprü dedikleri olaylar hiçte ulusal kurtuluş savaşı yıllarımızdaki gibi bir köprü değildir ki. Bu işin aslında ikinci köprüsüdür günümüzdeki. Bu köprü 1990'ların başında doğu bloğu yıkılıp bağımsız Türk devletleri kurulduğunda atıldı. Bu atılımların ilkinde Özal'ın meşhur Türki cumhuriyetler açılımı vardır.

 

Bu açılımlar Amerika'nın işbirlikçiliği ile gerçekleştiği için samimiyetsizce gelişmiştir. Amerika yeni Avrasya projesinde Türkiye'yi koz olarak kullanmış. Bunu bağıra çağıra söylüyorlar. Türki devletler bizi sevmezler. Çünkü bizim politikamız batıdır. Batının çıkarları ile şekillenmiş bir dış politikaya sahibiz. Oysa Türki devletler bu Turuncu, kadife, gül devrimlerine kadar çoğunlukla Avrasyacıdır, doğuludur.

 

Bu iki çatışan politikanın nasıl köprü kurmasını beklersiniz. Azerbaycan ile Türkiye'yi yakınlaştıran yine Amerikan çıkarlarıdır. Amerika İran ve Rusya'nın olmadığı her enerji projesinde geçiş yolu olarak Azerileri, Gürcüleri ve Türkleri kullanır. Bizim ortak bağ dediğimiz siyaseten batının çıkarlarını yani sistemin çıkarlarını savunmaktır.

 

Ama madem milliyetçilik yapacağız. O zaman milliyetçi eleştiri getirelim. Türkiye ile Azerbaycan arasında ortak bir bağ kurulacaksa bu doğu politikası olmalı. Böyle Amerikan menfaatli ortaklıklar gün gelir yine dış destekli bugünkü olaylara gebe olur. Türkiye doğu bloğunu denemedikçe samimiyetsizliği ile hiçbir ortak noktada buluşamaz Türk devletleri ile. Yine Gazi Paşa'nın dönemindeki mazlum milletler liderliğine soyunup bu devletlerle Rusya'yı da fazla devre dışı bırakmadan yeniden milli birlik çerçevesinde ele almalıyız. Yani benim kendi görüşümce Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kurulmuş bu 90'lı yılların başından beri gelen süreçteki politika milli değildir, samimi değildir. Bir sistem(emperyalizm) projesidir.

 

Birde bir söylem var sürekli vurgulanan “İki Devlet tek Millet”. Bu söylemin sahipleri kimlerdir? Süleyman Demirel ve Haydar Aliyev. Yani geçmişleri meçhul iki siyaset adamının sözleri milliyetçi cephece baş tacı edilmesi ilk başta bana garip geliyor ama en azından siyaseten olmasa da iki halkın kendini tarihsel bağlardan dolayı kardeş görmesi açısından da isabetli sözler.

 

Şimdi bazı sorular sormakta ve bunlara cevap aramakta fayda var.

 

1) Ermenistan'ın işgal ettiği Dağlık Karabağ bölgesinden Ermenileri çekilmeye zorlayacak güç Türkiye mi dir yoksa Rusya mıdır? Olduda Azerbaycan Rusya'dan olumlu bir yanıt alamadığı zaman ensesinde koca bir dev olan Rusya'ya karşı bir tavır içerisine girebileceğine inanmaktamıdır? Yani Karabağın ana çözümcüsü Azerilere göre bizmiyiz yoksa Rusya mı?

 

2) BTC projesi şu zamana kadar bazı aksaklıklar! sebebiyle tam kapasite hiç çalışamadı. Çünkü Azeri petrolü bu proje için yetersiz kaldı ve Kazak petrollerine ihtiyaç duyuldu. Kazaklar ise işi ağırdan aldılar. Bu aksama içerisinde Rusya'nın payı yüksek ise Azerbaycan devleti bu projede de kime öncelikli olarak şirin görünmek zorunda kalmıştır? Türkiye'ye mi Rusya'ya mı? Yani Azerilere göre ekonomik güç bizmiyiz yoksa Ruslar mı? Bu notanın aynısını Ruslara verebilirlermiydi?

 

3) Nabucco projesi Rusya'sız bir doğalgaz yolu haritası iken neden Azerbaycan Nabucco projesinin altına imza atarken gazın bir bölümünüde Ruslara vermeyi taahhüt etmiştir? Rusya onlar için hegemonik bir devletmidir?

 

4) Rusya'nın hinterlandında yer alan petrol bölgesinde Azeriler her ne kadar emperyalist sisteme çalışır gibi görünselerde Rusya'nın gücünü es geçip Türkiye ile batının menfaatleri doğrultusunda özgür bir proje içerisinde yer alabilirlermi?

 

 

Yani bugüne kadar hep tarihsel bağlar etrafında toplanarak Azerbaycan'ın haklarını savunurken acaba Azeriler bu çözümü bizim gibi dış siyasette zaten basiretsiz olan Türkiye'de mi arıyorlar yoksa Rusya ilemi lobi faaliyetlerine girişiyorlar?

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

26/7/2009 · Kategori: Dis Politika_ Strateji_ Kuresel Gu_

Yurtta satış, Dünyada yatış

Uzun bir aradan sonra yeni bir yazı, gündemden bir konu ile ama "öteki" haberler kuşağından bir konuyu buraya taşımak istiyorum. Konumuzun kaynağı The Economist dergisinin son sayısında Türkiye'nin barışçıl bir yapı içerisinde Arap dünyası, İsrail, İran, Amerika ve Avrupa ile iyi ilişkiler içinde olmasının yarattığı memnuniyeti ballandıra ballandıra anlatışını birde bizim gözümüzden tartışmamız gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye'nin sürekli eleştirdiğimiz dış politikası konusunda bazı kökten değişikliklere gittiği yeni süreçte Türkiye'nin barışçı politika yanlısı bir görüntü izlemesinin faydaları ve zararlarından bahsetmek gerekiyor.

Türkiye için yeni dış politika kavramının adı "Sıfır çatışma". Evet, Türkiye bugün her noktada ılımlı bir dış politika izliyor. Tabuları yıkıyor, eski düşmanları dost ilan ediyor. Ahmedinejad'ın yeniden seçilişini ilk kutlayan ülkelerden olurken, Amerika başkanının ilk ziyaret ettiği Müslüman ülkelerin başında yer alıyor.

Bu yeni dış politika hamleleri acaba kısa vadeli ataklar mı yoksa uzun vadeli Türk politikalarımı bunu kestirmek güç ama şu bir gerçek ki Türkiye dünyanın en sorunlu bölgesinin batıya açılan kapısında bir tampon ülke ve köprü durumunda.

Türkiye'nin bölgesinde istikrarlı, hedeflerini tutturan, söz sahibi olan bir ülke olabilmesi için elbette ki öncelikli olarak iç politikasında devletçi, halkçı bir politika izlemesi gerekiyor. Ama maalesef ülkemizde halen eğitim, sosyal adalet, sağlık gibi politikalarda çağının çok gerisinde millici olmayan ama global dünyanın gerekliliklerini harfiyen yerine getiren aciz politikalar sayesinde bir türlü iç dinamiklerini harekete geçirememiş olması dış politika konusunda da sözünü geçirenden ziyade söz dinleyen konumda olmasına sebebiyet vermektedir.

Özellikle şimdiki dışişleri bakanımız başbakan danışmanlığına geldiği günden dışişleri bakanlığı sürecine kadar "sıfır çatışma" politikaları ile haşır neşir olduğunu bilenler bilecektir. Dergide zaten bu çalışmaların ürünlerinden bolca bahsederek bize koca bir aferin gönderiyor.

Tamam, dünyada savaşlar olmasın herkes barış içinde yaşasın ama batının böyle bir fikri yok. İleride daha büyük çatışmalar bu coğrafyanın kaderi olacağı kesin. Ve siz Türkiye olarak bu çatışma noktasının bir nebze içerisindesiniz. Örneğin doğu meselemizde ne kadar sıfır çatışma içerisinde yer alabilirsiniz. Ya da Kıbrıs Rum Kesiminin bitmek bilmez provokasyonlarına karşın ne kadar barışçıl bir çözüm içerisinde yer alabilirsiniz. Ermeni Meselesi bir taraftan batının gündeminde bir soykırım kozu olarak kullanılırken siz hangi şartlarda Ermenistan ile pazarlık masasına oturabilirsiniz. Dört bir tarafınızdan politik ve silahlı çatışma halinde iken sıfır çatışma politikası Türkiye adına gelecek adına milli menfaatlerimize uygun politikalar gibi gelmiyor.

Türkiye'nin maalesef milli stratejileri gelecek adına değilde günü kurtarma politikalarına yönelik olduğu için bölgenizdeki en ufak sıcak değişimlerde bile anlık stratejiler geliştiremiyor ve dış politika konusunda çokta başarılı bir görüntü sergileyemiyorsunuz.

 Türk dış politikası Merkez sağın ve arada çok az süreçte de merkez solun elinde maalesef hiçbir milli menfaate hizmet edecek çalışma içerisinde olmadı ve olmamaya devam ediyor. İç politika da hiçbir ideolojik fark gözetmeksizin eldeki avuçtakini ortaya dökecek peşkeş çekecek kadar çok aktif politikalar üreten milli(!) hükümetlerimiz dış politika konularına gelince pasif(edilgen) bir yapı içerisinde bir strateji izliyor.  

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

14/7/2009 · Kategori: Dis Politika_ Strateji_ Kuresel Gu_

Filistin'den Anadolu'ya Siyonist İşgal

"Ben bugün burada Yahudi Devleti'ni kurdum, ancak bunu yüksek sesle söylersem bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde ya da elli sene sonra bunu herkes böyle bilecektir." Theodor Herzl - 1896

Yukarıdaki sözler yüzyıldan daha fazla önce söylenmiş bir İsrail devletinin kuruluşunu Dünya Siyonist Teşkilatı konferansında deklare eden sözlerden alıntıdır. Herzl o gün itibariyle Büyük İsrail devletinin haritasının koordinatlarını bile bildirmiştir. Toplantı sonunda Herzl ‘'Kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı'na kadardır." demiştir.

Herzl'in dediği gibide olmuştur. Bu konuşmasından tam 50 yıl sonra İsrail Filistin topraklarında Birleşmiş Milletlerinde baskılarıyla İsrail devletini kurmuş bunu ilk olarak Amerika arkasından Sovyetler tanımıştır.

Bugün Türkiye'nin güneydoğu sınırlarındaki mayınlı arazinin temizlenmesi konusunda büyük bir dalaşma mevzusu olan İsrail parmaklı operasyonun bundan tam 100 yıl önce farklı adlarla Filistin'de nasıl yaşandığını ve İsrail'in kuruluşunu nasıl etkilediğini hep birlikte hatırlayalım, bellek tazeleyelim.

Siyonizm 19 yy içerisinde yeni devletini nerede kuracağı konusunda araştırmalara girdi. Ve karar kılınan yer kendi kutsal kitaplarında vaat edilen topraklar olan şimdiki Filistin topraklarında karar kılındı. 1850'lilerin ortalarında o zaman Osmanlı'ya bağlı Filistin topraklarında arazi satın almaları başladı. Zaten Duyun-u Umumiye ile iyice zayıflayan Osmanlı'da toprak satışları İsrailliler için bürokratik engellerle meşakkatli olsa da bölgesel yönetimlerde ki para düşkünü memurlar sayesinde zorlanmadan satın alabiliyorlardı.

Diğer bir toprak alım şekli ise günümüzde bizim topraklardaki emellerinin de paralelinde olan "işletilebilir arazilerin düzenlenmesi, toprakların taşlardan arındırılması,  verimsiz arazilerin ıslah edilmesi" ile toprak işletmesinin Yahudilerin eline bırakılmasını öngören çalışmaların yaygınlaştırılması ile derinden toprak işgaline göz yumulmasıydı. Nitekim son olarak ta Avrupa'da huzur ve rahatlık içerisinde yaşayan Yahudilerin bu topraklara yerleştirilmesi için Avrupa'da yaşanılan soykırımlar ve göçe zorlanmaları.

İsrail'in su sorunu

Bugün İsrail'in büyük ölçüde su sorunu bulunmaktadır. Suyunu Akdeniz'deki tuzlu suyun arıtılarak elde edilmesiyle halletmeye çalışan İsrail için bu büyük maliyet demektir. Bu amaçla Suriye ile arasındaki en büyük husumetlerden biri olan Golan tepelerinden su ihtiyacının üçte birini karşılamasına rağmen Ortadoğu adına en önemli kaynaklar Fırat ve Dicle nehiridir. Bu yüzden bu su kaynaklarının hâkimiyeti konusunda büyük çabalar sarf etmektedir. Bu da İsrail'in orta doğunun kuzeyindeki emelleriyle ilgili önemli detayların içerisinde yer almaktadır.

Yüzyıl önce nüfusun yirmide biri kadar olan Yahudi yerleşimciler bugün toprakların gerçek sahibi edasıyla toprakları nüfus oyunlarıyla işgal etmişlerdir. Bu nüfus oyunlarından bahsetmişken geçtiğimiz yıllarda 2000 civarı İsrailli kadının doğum yapmak üzere Şanlıurfa'ya geldiğini ve kimlik ibaresinde çocukların doğum yerlerinde Urfa yazdığını hatırlatmakta fayda var. Yakın bir gelecekte kendi doğdukları topraklara(!) gelip mülkiyet hakkı aramaya kalkışmaları bize hiçte garip gelmemeli.

İşin ilginç yanı bu arazi temizleme meselesi de nerden patlak verdiği ile ilgili. 1992 yılından bu yana bu mayınlı arazinin temizlenmesi ile ilgili Türkiye'de bir gündem var ama hem Ordu hem de hükümetler bu işi ağırdan ala ala birbirlerinin üstüne ata ata günümüze getirmişler. Son olarak 2004'te Ottawa sözleşmesi ile 2008 Mart ayına kadar ülkesindeki tüm döşeli mayınları temizleme taahhüdünde bulundu. Bu yüzden artık gündemden düşeceğe benzemiyor.

Şimdi sıkı durun ben bu araziyi temizleyecek donanıma sahip değilim diyen TSK son zamanlarda çatışmalarda değil de mayınlı patlamalarda kaybetmesi üzerine 50 adet mayın temizleme aracı (!) alınması adına ihale açtı.

İsrail'in büyük rüyasını gerçekleştirmek adına karanlık rüyalara dalmış durumda ve bu rüyanın içerisindeki toprakların kuzey kısmını oluşturan topraklar Anadolu topraklarıdır. Bu yüzden İsrail ile ilişki içerisinde olanlar şunu iyi bilmelidirler ki her etkinin birde geri tepkisi bulunmaktadır. Bu geri tepki bir gün gelir bazı işbirlikçilerini kendi kazdıkları çukura aynen gömer geçer.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::