Orhan Pamuk. Türkiye’nin dışa bağımlı entelektüel sınıfından. Yazdıklarına değer verip vermemek mevzusu değil burada değğinecekerim ama şu ülke adına deniz aşırı söylemleri varya sinirlerimi öyle bozuyorki.  Onun bu söylemlerini sineye çekmek, sessiz kalmak dünyanın en büyük alçaklığı gibi geliyor bu topraklarda bana .

 

Uzaktan kumanda gibi ülkemin değerlerine, gelişmelerine denizaşırı fikirler gönderiyor. Attila İlhan ne diyordu bunlara "Türk aydını dediğimiz kişi, Batı'nın manevi ajanıdır."  Evet, bu aydın kisvesi altındaki yazarda sürekli dışardan bu böyle olmalıymışta şu neden böyle olmuş gibi kendince meselelere parmak basıyor. Davulun sesi uzaktan hoş gelir. O memleketi Amerika’dan sanki Ulusa Sesleniş konuşmasını gerçekleştiriyor.

 

Öyle kilometrelerce öteden bu ülkenin sorunlarına parmak basmakla olmuyor Pamuk Efendi, sende kavrulacaksın çilesini çekeceksin ki bu sorunların fikirlerine saygın olsun. Rahmetli Uğur Mumcu  “Bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmaz” diyene güzel söylemiş. Sende gel ülkenin dertleri içerisinde bir güzel yıkan, öğren, çilesini çek ve sonra şu engin fikirlerini paylaş ta dinlesin şu toplum.

 

Nazım ne güzel diyor mısralarında “Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa”. Evet, sen yanmadın ki bu topraklarda karanlıkları aydınlığa çıkarasın.

 

Bu memleketin çilesini çeken emekçiler var, ezilenler var, yananlar var, hak iddia edenler var. Sivas'ta suçsuz yere diri diri yananlar var, Bu topraklarda çile çeken Yunus Emre'ler var, İskip'li Atıf var, Denizler, Hüseyinler var, Tandoğan'ı dolduran Laikler var, Ülkücü gençler var, Alperenci gençler var, eli yüzü nurlu Müslüman çocuklar var, Beş vakit kırkikindi yağmurlarında abdest alıp bu ülkenin topraklarına vücudunu secde edenler var. Hakkarili Numan var, Edirneli Ahmet var, Ezineli Yahya Çavuş var, Tuncelili Seyit var, Pir Sultan Abdal var, Mevlana var, Şeyh Edebali var, Hrant Dink var...

 

Onlar hep vardı ve var olacaklar.

 

Onların hepsi bu toprakların bereketine inandılar. Burda doğdular, burda yoğruldular, yoruldular, ızdırap çektiler, çile çektiler, bu toprakların kokusuyla bir selvinin, bir çınarın gölgesine sığınıp bu topraklara "Allaha ısmarladık" dediler...

 

Onların bir ideolojileri vardı. Belkide ideoloji nedir bilmeden ayrıldılar. Bazıları yalnızdılar. Bazıları omuz omuza yandılar. Ama hiçbirisi para babalarının önüne attığı yemlerle yaşamadı. Ismarlama yazılarla fikir beyan etmediler. Birilerinin sözleri üzerine kölelik, köpeklik yapmadılar. İnandıklarını söylediler, kovuldular, dışlandılar. Ama bu toprakların bereketi için savaştılar, mücadele ettiler. Karanlık oldular, karanlıkları aydınlattılar.  

 

Sen hangisini yaptın ki gelmiş bu ülkenin değerleri üzerinden fikir yürütüyorsun. Sen ne verdin şu ülkeye bir düşün. Hangi Çam ormanı kadar temiz hava verdin. Hangi Selvi ağacı kadar gölgenle serinlettin ülkeyi. Yada hangi yağmur suyunla bu toprakların bereketine bereket kattın. Bırak bu insanlar üzerinden kirli kelimelerinin zehirini dökmeyi. Tiksinti bir koku yayıyor senin bu makalelerin, fikirlerin.

Etiketler : orhan,pamuk,nazım hikmet,yazar,entellektüel

Bilmiyorum içinizde Soner Yalçın’ın “Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor” kitabını okuyanlar var mı? Ben okuma fırsatı buldum. Kitabın altıncı bölümü “Liberal Faşizm” başlıklı kısmına girişte Amerika Birleşik Devletlerinin iki Demokrat başkanı Thomas Woodrow Wilson ve Barrack Huseyin Obama’nın ortak özelliklerinden bahsediyor. Biz ikisinin arasındaki ortak yönün sadece Nobel Barış Ödülü almaları olduğunu zannediyorduk Ama tarih bize sadece bu ortak noktayı göstermiyor. İkisinin de çok çeşitli ortak yönleri varmış. Kitaptan öğrendiğim bilgilerin yanında özellikle öğrendiğim bir bilgiyi de burada aktarmak istedim. Said-i Nursi’nin Wilson hakkında ki söylemlerini duyunca şaşıracaksınız.

 

Evet konuya giriş yapalım. Thomas Woodrow Wilson 1856’da doğdu.. ABD’nin 28. Başkanı. Wilson’da, Obama gibi bir hukukçu. Wilson, öğrenciliği sırasında politikaya büyük ilgi duymuş. Siyaset üzerine çalışmalarda bulunmuş. Obama gibi mezun olduğu sene yazıları saygın dergilerde yayınlanmış. Wilson 1881 yılında Hukuk diploması alırken Obama 1991 yılında bu diplomasına kavuşmuş.  

 

Obama’da tıpkı Wilson gibi seçimlere emperyalist politikaları eleştirerek girmiş. Dışa yönelik askeri harcamaların önemli ölçüde kesilmesini, üreticilere krediler verilmesini savunmuş. “Demokrasi ve Özgürlük” her ikisinin de seçim yatırımı olmuş. 

 

Her İkiside değişimciydi ama değişmeyen tek şey vardı Amerikan çıkarları. Özellikle gençlik ve kentlilerin büyük desteğini gördü iki liderde seçimlerde. Ama bilindiği gibi Amerikan politikalarında her şey seçime kadardı. Amerikalı ünlü dilbilimci ve siyaset bilimci Noam Chomsky “ Obama’lı bir dünya farklı olmayacaktır” diyerek Amerikan başkanlarının değişimci olamayacağını bir makalesinde güzelce özetlemiş bizlere.

 

I. Dünya savaşı sırasında dünyada gelişen olaylar Amerika’nın iştahını kabartıyordu. Thomas Wilson’da buna kayıtsız kalamazdı ve dayanamadı ve paylaşım savaşında yerini aldı. Saldırgan politikalar izlemeden ılımlı politikalarla paylaşım savaşında söz sahibi oldu. 8 Ocak 1918’de meşhur “Wilson prensipleri”ni açıkladı. Amerikan Başkanı seçilmeden önce dünya turuna çıkan Obama’da dünya barışından bahsediyordu. Ama seçilmesinin hemen arkasından Afganistan’a ve Irak’a daha fazla müdahale etmek içinde kolları sıvadı.

 

Belki Obama henüz Wilson prensiplerini belirleyecek kadar dünya arenasında yerini alamamıştı ama o da Wilson prensiplerinde geçen “Emperyalist topraklardaki uluslara kendi kaderini tayin etme hakkı verilmeli, uluslar arası bütün engeller kaldırılmalı ve barış teşkilatları kurulmalı gibi 14 maddelik içeriği olan “Wilson Prensipleri”nin yenilenmiş sürümleriyle dünyayı etkisi altına almaya çalışıyordu.

 

Bugün dünyayı etkisi altına alan Obama Rüzgarı ve bir çok ulusal gazetenin manşete taşıdığı “Welcome Obama” yardakçılığını Türk tarihi 90 yıl önce yine yazmıştı. Özellikle Avrupa olmak üzere tüm dünyada Amerikan politikaları büyük yankı uyandırıyordu. Wilson tüm insanlığın umudu olmuştu. Yeni Dünya Düzeninin adeta habercisi olan bu olay sonrasında dünya Amerika’yı keşfetmeye başlamıştı. Her ne kadar paylaşım devletleri açısından bir fiyasko olarak adlandırılıp uygulanmaya konmasa da Amerika birinci paylaşım savaşından en karlı çıkan ülke olmuştu.

 

Bu kadar barışçıl söylemler içindeki Wilson’u dünya halkları daha çok benimser oldular. Bu o dönem içerisinde Türkiye’de de yankısını buldu. Herkes İngiltere’yi kötü adam ilan ederken, “Amerikan mandacılığı” bile ülke aydınlarınca kulaktan kulağa fısıldanıyordu. Hatta 4 Ocak 1919’da İstanbul’da “Wilson Prensipleri Cemiyeti” kuruldu. Üyeler arasında kimler yoktu ki. Ali Kemal, Halide Edip Adıvar, Hüseyin Avni gibi tanınmış, dönemin aydınları bile iyiden iyiye Amerikan Mandacılığını konuşuyorlardı. Wilson kurtarıcı gibiydi. Aynı zamanda iyide bir dindar olarak nitelendiriliyordu. Adeta bir “Aziz” gibi adlandırılıyordu. Hatta çok ilginçtir. Said-i Nursi Risale-i Nurda onun dindarlığı hakkında methiyeler düzüyordu.

 

İşte Mektubat Üçüncü Mebhas’da geçen sözlerden alıntı yapalım.

 

Sâniyen: Din-i İslâm'ı Hıristiyan dinine kıyas edip, Avrupa gibi dine lâkayd olmak, pek büyük bir hatadır. Evvelâ: Avrupa, dinine sahibdir. Başta Wilson, Loid George, Venizelos gibi Avrupa büyükleri, papaz gibi dinlerine mutaassıb olmaları şahiddir ki; Avrupa dinine sahibdir, belki bir cihette mutaassıbdır. İslâmiyet'in esası, mahz-ı tevhiddir; vesait ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise "velediyet" fikrini kabul ettiği için, vesait ve esbaba bir kıymet verir, enaniyeti kırmaz. Âdeta Rububiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir.

 

 

İslâmiyet'in esası, mahz-ı tevhiddir; vesait ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise "velediyet" fikrini kabul ettiği için, vesait ve esbaba bir kıymet verir, enaniyeti kırmaz. Âdeta Rububiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. (اِتَّخَذُوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّهِ) âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enaniyetlerini muhafaza etmekle beraber sâbık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıb bir dindar olur. Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar, ya enaniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için bir kısmı lâkayd kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.

 

Avrupa’da dost bir lider olarak görünen Wilson, iş Amerikan kıtasına gelince tam bir katliamcıydı. Latin Amerikan ülkelerine sürekli olarak asker gönderiyordu. Güney Amerika’daki isyanları(Emiliano Zapata) nasıl bastırdığı gün gibi ortadadır. Obama’da barış, medeniyetler ittifakı, değişim, demokrasi diyordu ama Nobel barış ödülünü alırken “bazen savaşta gerekebilirde” diyordu. O da herhalde Wilson gibi ödülün neden kendine verildiğine dair en ufak bir fikri yoktu ne dersiniz?

 


Etiketler : obama,thomas woodrow wilson,amerika,nobel,barış

Amerika’nın Afganistan Macerası

 

11 Eylül saldırılarının hemen akabinde başlayan Afganistan’daki Amerikan işgali 9. yılına doğru ilerliyor. Amerika hala meçhul ikiz kuleler saldırısından bu yana ağzından “Terör, Terörizm, Taleban, El Kaide, İslam, Usame Bin Laden” kelimelerini hiç eksiltmedi. Bir suçlu bulunması gerekiyordu bu suçluların hepsi Afganistan’daydı. Amerikan işgal kuvveti kısa bir süre sonra soluğu Afganistan’da aldı. Operasyon kısa sürecekti. Hedefteki adam “Usame” kıskıvrak yakalanacak ve 11 Eylül saldırılarının baş sorumlusu hesap verecekti.

 

Ama geçen 9 yıllık süreçte Amerika’nın tüm söylemleri bir fiyasko ile sonuçlandı. Bunların hepsinin Afganistan’ı işgal etmek için bir senaryo olduğu kısa sürede anlaşılacaktı. Amaç El Kaide ve Taliban’ı bitirmek ve Afganistan’a Demokrasi’yi getirmekti. Ama nedense olaylar hiçte gelişmesi gerektiği gibi gelişmedi ve Taliban güçleri Kabil dışında tüm bölgelerde üstün güç olarak Amerikan hegemonyasına karşı dikildi ve güçlendi. Amerika Kabil dışında hiçbir noktada dişini gösteremiyor. Bush döneminde başlayan işgal, Obama döneminde hız kesmeden hatta ek güç istekleriyle devam ediyor.

 

Batının işgal güçleri Afganistan’da her alanda işgal öncesi durumdan daha kötü bir Afganistan yaratmış durumda. İnsanlar hiçbir alanda eskisinden daha iyi konumda değiller. Çünkü bu işgalde en çok zararı gören ve kayıpların en çok verildiği kesim Afgan halkı.

 

Özellikle Amerikan işgali altındaki Afganistan’da uyuşturucu üretiminde gerileme yaşanmadığı gibi aksi yönde artış meydana geldi. Küresel güçler için bölge silah ve uyuşturucu ticaretinde gözde bir konumunda yer almaktadır. Kısacası Amerika farklı gerekçelerle girdiği Afgan sahasında işgalin tadını çıkarmanın peşinde koşmaktadır.

 

Amerika Neyin Peşinde

 

Amerika soğuk savaş döneminde uyguladığı politikaları bugün dünyanın birçok noktasında uygulamaya devam ediyor. Afganistan içerisinde tıpkı Irak’ta olduğu gibi kaotik bir ortam oluşturuyor. İşgal güçleri kendilerinin yazıp oynadığı bir tiyatro gösterisini dünyaya sunuyor. Bir Amerikan füzesi kazara sivil yerleşim alanını vuruyor. Genci, yaşlısı, çoluk, çocuk hayatını kaybediyor. Buna karşılık isyan eden eline silah alıp intikam bileyen, ülkesini savunan Afganlı da terörist ilan ediliyor. Amerika “Büyük Oyun”u Afganistan’da iyi sergiliyor. Arkasına NATO desteğini de alarak asker sayısını 60 binin üzerine çıkarmanın planlarını yapıyor. Bölgeye iyice konuşlanmak adına da dünya kamuoyuna gerekçelerini sıralıyor. Planlar, planları takip ediyor. Amerika haklılık ispat etmek için dünyaya bir takım stratejik raporlar sunuyor. Geleceği aydınlık bir Afganistan vaat ediyor. Ama 8 yılı aşan süreçte ortada gerçekçi gözlemlerin yer aldığı bir yol haritası bile yok.

 

Neden Afganistan

 

Aslında bu askeri konuşlanma sadece Afganistan’ı kapsayan bir projenin temelini oluşturmuyor. Afganistan’dan sonra ikinci tehlike olarak Pakistan var. Afganistan’daki işgal silahlı güçten, demokrasi projelerine geçtiği vakitte sırada Pakistan olacak. Pakistan şuan için zor çünkü bağımsız bir ülke. Yeni Dünya düzencilerinin ortaya attıkları haritalara baktığınız zaman Belucistan denen bir ülkenin olduğunu görürsünüz. Amerika’nın hedefindeki bölgelerin başında gelmektedir. Pakistan her ne kadar bağımsız bir ülke olarak görünsede siyasi açıdan batıya bağımlı politikalara sahip. Bu yüzden Amerika, Pakistan içerisinde de konuşlanmakta zorlanmıyor. Amerikan işgalinin perde arkasında özellikle Pakistan’ın son zamanlarda gerçekleştirdiği Nükleer çalışmalarının İsrail’i rahatsız ettiği ve batının kendi dışında nükleer projelere pekte sıcak bakmamasının etkisinin olduğu bir gerçek. Bunun dışında bir önceki “Bir Afganistan Masalı” yazımda da belirttiğim üzere Afganistan coğrafi olarak Batı sömürgecilerine karşı olan devletlerin tam ortasında.

 

Amerika’nın gelecekte dünya lideri olarak gördüğü ve büyüyen dev Çin’in ensesindeki sorunlu devlet olarak kalması gereken Afganistan. Sadece sorun Çin mi acaba? Çin ekonomisi ile paralel büyüyen bir Hindistan’ın da gelecekte çok kutuplu bir dünyaya doğru bizleri sürüklemesi bile başlı başına bir batı sorunudur. Soğuk savaş döneminin bitmesiyle yok olan doğu bloğunun devi Rusya’nın özellikle Putin politikaları ile yeniden atağa geçmesi endişeleri de Afganistan’ın işgal edilmesinin ne kadar stratejik bir öneme sahip olduğunu gösterir niteliktedir. İran’ın nükleer başlık çalışmalarını kontrol altına almaya çalışan Amerikan emperyalizmi Irak ve Afgan işgali ile İran’ı adeta kıskaca almaya çalışmaktadır. Ve tabii ki en önemli gerekçelerin başında dünya yeraltı zenginliklerinin ¾ ‘üne sahip Orta Asya coğrafyasındaki tüm zenginliklerin işletilmesi, taşınması işleminin tek elden yürütülmesi çalışması bu işgali batılı güçler tarafından meşrulaştırmıştır.

 

Amerika milyarlarca doları bu bölgede üslenmek ve kargaşa ortamı yaratarak tamamen bölgeye konuşlanmak amacıyla harcadığı göze alındığında tahminlerin üstünde bir beklenti içerisinde olduğu aşikârdır. Gerçi harcanan bütçenin ufak bir meblağı bile yerel halkın eğitim, sağlık, gıda, ilaç gibi temel ihtiyaçlarını gidermek için kullanılmasa da Demokratikleşme, seçim, kukla bir hükümet oluşturmaya ve sanki her şey Afganistan adına harika gidiyormuş gibi göstermeye yetecek kadar harcama söz konusu.

 

Bir İslam düşmanı olan Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliğine getirilmiş olması Afgan halkının büyük oranda ISAF güçlerine olan inancını yitirmesine sebep olmuştur.

 

Amerika yavaş yavaş anlıyorki 170 yıldır batının ve Sovyetlerin işgal edemediği bu ülkeyi İslam’ın kendisini kullanarak işgal etmek. NATO kıdemli temsilcisi olarak bölgeye gönderilen Hikmet Çetin ve Afganistan’da ki askeri ve polis kuvvetlerinin eğitimi için gönderilen Türk askeri ile çözüm arayışına girişmiştir. Batının çabaları bu ülkede sökmeyeceği gün yüzüne çıktı. Ama Amerika bu ülkeyi geçmişteki hatalardan ders çıkararak (İngiliz işgali, Sovyet işgali) kendince stratejiler çizme amacındadır. Bu stratejilerini ortaya koyması için gerekli olan ise bolca kan ve Kaos ortamı.

Etiketler : afganistan,amerika,taliban,terör,güney asya


Afganistan İşgal AltındaUluslararası kamuoyunda bugünlerde en çok konuşulan mevzuların başında ABD Başkanı Obama’nın Afganistan’a 30 bin ek asker daha gönderme kararı geliyor. Obama göreve geldiği günden bu yana aklı fikri Afganistan’da. Obama’ya göre ilk hedeflerin başında Afganistan geliyor. ABD bir türlü bulamadığı bir teröristi bulmak için ve “El Kaide – Taliban” ikilisi ile mücadele etmek için Afganistan’a rotasını çevirmiş durumda. Gözler Amerikan birliklerinin çöreklendiği ama bir arpa boyu yol alamadağı Afganistan-Pakistan sınırında

 

Yeni Dünya Düzencilerinin yeni av sahası içerisinde en popüler bölge Asya’nın ortası, Çin’in batısı, İran’ın doğusu, Rusya’nın güneyi, enerji havzası içerisindeki Afganistan var.  Orta Asya’nın petrol ve yeraltı zenginliklerinin güneydeki denizlere taşınması içinde stratejik bir noktada. Birileri orada terör var diyor, tehlike var diyor ama bölgedeki teröristlerin hatta dünyada Terör devletleri olarak nitelendirilen devletlerden bile fazla nükleer silaha sahip Amerika yeni bir oyunun peşinde olduğunu birçok medya kuruluşu ve uzman göremiyor. Ülkeyi anti-demokratik seçimle işbaşına gelen kukla bir yönetim yönetiyor.  

 

Pakistan Pencap bölgesinden dünyaca ünlü şair Muhammet İkbal, Afganistan için “Asya’nın kalbi” diyordu. Afganistan bulunduğu coğrafi konum nedeniyle sürekli bir av sahası konumunda olmuş, işgaller ve kurtuluş mücadelelerine sahne olmuştur. 1839 yılında İngilizlerce işgal edilmiş halkın bağımsızlık savaşı ile karşılık bulan süreçte ülke İngiliz sömürgecilerinin elinden kurtarılmış. 80’li yılların başında Sovyetler Birliği tarafından kuşatılmış ama Afgan mücahitler tarafından Sovyetler püskürtülmüş ve Sovyetlerin yıkılmasını başlatan sürece imza atmıştır. Şimdi ise türlü batı oyunları ile karşı karşıya.

 

Ama batı bu sefer kozunu iyi kullanıyor. Batı işgalcilere karşı amansız mücadele veren Afgan mücahitleri İslam ile vurmaya çalışıyor. Bir zamanlar Afganların Türk dostları vardı. Bizim yeni Cumhuriyetimizi ilk tanıyan ülkelerin başında geliyordu. Birçok doktor, öğretmen, mühendis orada birlik beraberliğimizi pekiştirmek adına hizmete gitmişti. Bugünün Türkiye’si yine orada ama roller değişti. Bugünkü Türkiye batının başaramadığını başarmak için orada. Silahla, topla, nükleer silahla baş edemediği mücahitleri Demokrasi, özgürlük bahanesiyle avlamaya çalışıyor.

 

 

Tarihler 1 Mart 1921’i gösteriyordu ve Türkiye ile Afganistan arasında Moskova’da bir anlaşma imzalanıyordu. Bu anlaşmanın bir metninde şu ifadelere yer verilmişti.

 

“Her hangi emperyalist bir saldırı karşısında bu saldırıyı taraflar bizzat kendilerine yapılmış gibi kabul edecek ve buna tüm güçleri ile karşı koyacak; taraflardan her biri düşman olan bir devletle anlaşma imzalamama ve başka devletlerle antlaşma yapmadan önce diğer tarafa bilgi vermeyi taahhüt eder.”

 

 

İşte bu anlaşma şimdilerde tozlu raflarda saklı. Anlamanın aksine bugün Türkiye, emperyalizmin işbirlikçisi olarak Afganistan’ın yeniden şekillenmesi çalışmasında NATO ile ya da perde arkasında Batı sömürgeciliği ile ortaklıklara gidiyor.

 

 

2004–2006 yıllarında NATO’nun kıdemli sivil temsilcisi olarak Afganistan’da görev yapan Hikmet Çetin’in ismi bugünlerde yeniden Afganistan temsilciliği için konuşuluyor. Ülkemizde bunun bir itibar olduğu kulaktan kulağa konuşulurken “Sadabad Paktı” yılları ne de çabuk unutuluyor.

Bu ülkenin aklıselim insanları olarak Afganistan’da oynanan “Büyük oyunu” görmemiz ve devlet politikası olarak ele alıp müdahale etmemiz gerekli. Ortada yüzlerce yıllık bir kardeşlik var doğu halkları bugün hiç olmadıkları kadar acı çekiyor. Binlerce masum Müslüman Afgan satranç masasında bir piyon gibi oradan oraya savruluyor. Kimlikleri yok ediliyor. Ellerinde enerjileri alınıyor ve karşılığını kanlarını dökerek alıyorlar.

 

 

Etiketler : afganistan,taliban,el-kaide,işgal,nato